Aslı Karabulut - ATEŞ VE BUZ

Öncelikle kitabın teşekkür ve ithaf kısımlarını aşırı aşırı beğendim. Ben ki, sevdiğim her yazarın hikâyelerindeki ve ya kitaplarındaki teşekkür yazılarını okurken ağlayacak kıvama gelen insanım. Aynı şekilde bunda da tüylerim diken diken oldu. İlk ve sonra paragraf özellikle... *Gözlerinden kalp fışkırırken ağlayarak kahkaha atan emoji.*
Ve ithaf! ''Alev alev yanan, yakan, çılgına çeviren O'na... Aşk'a...'' Ben susuyorum. Bu cümle konuşuyor zaten.

Olay örgüsü ağırlıklı, hızlı, insanı sıkmayan ve benim keyifle okuduğum bir kitaptı. Tabii benim için farklıydı ve bu farkları da şimdi kaleme almaya çalışacağım.



Her ne kadar tür seçmemeye çabalasam da aşk romanları okumayı aşırı seviyorum ve küçük kitaplığımın çoğunluğu o türde kitaplarımdan oluşuyor. Yaklaşık 4 yıldır ise yerine göre sabırlı, yerine göre odun, yerine göre ideal bir sevgili olan âşık adamlar hayallerimi süsleyen prenslerim oldu. Çevremden tepki alsam da bu hayalperestliğim hiç bitmeden her geçen gün artıyor ve mesleğimi elime aldıktan sonra karşıma çıkacak beyaz atlımı bekliyorum. E kafamdaki olgu bu olduğu için de buram buram şefkat kokan adamlar okumaktan vazgeçemiyorum.
Ateş ve Buz bu çerçevemi aştığım ikinci kitap oldu. - Ki ilki Dublin Caddesi'ydi. -
Aslı hatunumu bilenleriniz vardır elbette, kendisi alev hatunlarımdan biridir. (Küvet emojisi hatırlanıyor mu? ;)) Ateş ve Buz ise kasıp kavuran bir aleve sahip. Atladığım sahneler oldu çünkü ne de olsa sizin minik Simoş'unuzum yani ben. ^,^ Neyse, ciddiyete geri dönelim. Üç tane çiftimiz var. Hepsinin hikâyesi birbirinden farklı, birbirinden ateşli ve yer yer kahkahalara boğan farklı karakterli. Ayrı ayrı çift görüşlerimi de bildireceğim. Yukarıda da dediğim gibi gerçekten de çok sevdiğim ve zevkle okuduğum bir kitap oldu ve kitaplığımdaki en sevdiceğim kısmındaki yerini aldı. Ancak bana hızlı geldi. 428 sayfa daha olsa, bir o kadar daha okuyabilirdim yani ama olay örgüsü ağırlıklı olduğu için geçişler hızlı olmak zorundaydı ve açıkçası ben doymadım. Olay anlatımları daha uzun olsaydı ne olurdu diye düşündüğümde de böyle bir şey de olamazdı ki demekten kendimi alamıyorum. Çok çok uzun sürerdi o zaman da. İki taraflı baktığımda yazarımızın aslında dengeyi gayet de iyi tutturabildiği görebildim. Bunun haricinde ise beni olumsuz anlamda dürtükleyen hiçbir şey yoktu.

Gelelim kısaca çiftlerimize... ♥


Pelin & Kenan
Yurt dışından daha yeni gelen kızımız ve yeni çalışmaya başladığı şirketteki patronu Kenan. Evet, holding aşkları en bi' sevdiğim. Daha ilk bölümlerde ''Aslı abla ben kesinlikle Kenan diyorum,'' demiş ve diğer beylerimize açık kapı bırakmamıştım. Gayet sert, despot ve odun bir başlangıç yapsa da adam karizmatiklikten ölecek kadar CEO bir kere yani, anlıyor musunuz? Oradan kazanıyor. :) Önce hafif yakınlaşmalar, cilveleşmeler, kıskançlıklar falan filan. Ama her çiftte olduğu gibi fena iniş çıkışlarla dolu bir ilişki, bir serüven. Kenan efendinin gerçek yüzünü baya geç öğreniyoruz çünkü vuslata en geç eren çift olur kendileri. :') Adamın içinde bir fantezi canavarı uyuyor resmen. Atladığım sahnelerde Kenan ve Pelin çifti de vardı, evet. Ama genel olarak... Tatlılardı ya. ♥


Lâl & Mert
İlk başlarda hiddetle karşı çıktığım bir çift olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Şöyle ki, Lâl hanım kızımız Finance Diary adındaki bir dergide editör. Mert beyimiz ise egosu gayet de tavan yapmış -ilk zamanlar size de böyle gelecektir- karizmatik, seksi ve başarılı bir iş adamı. Neresinde olduğu bilinmeyen bir dövmesi var ve kızımızı ilk görüşmeden çeken şey de dövme sevgisi. Neyse. Olaylar olaylar olaylar sonucu bir anlaşma yapılıyor çift arasında. Bir hafta beraber akşam yemeği kabulunden sonra ancak röportaj yapılabilecek. Hırsla kabul eden Lâl ve çorap söküğü gibi gerisi gelen olaylar. Benim karşı çıktığım olay hırsla kabul edilen anlaşmaydı. Ama kızımız zaten Mert yakışıklısına gönlünü kaptırıyor. Ve ne oluyor, biliyor musunuz? Tadını kaçırmamak için bir şey söylemeyeceğim tabii ki ancak... Aslı abla! Mert'in bir hafta sonundaki davranışı sinirden beni köpürttü resmen! O kağıdı ellerimle parçalayıp hem ağzına hem de burnunu sokasım geldi. Ve tabii ki ada sahnesi... Ya da sahneleri mi desem? Çok güzeldi ya! Mert efendiye ilk defa o adada alışıp sonra kendimi kaptırdım zaten. Tüm olumsuzluklarını unutup ikinci bir şanscık vermek üzere zeytin dalı uzattığım ilk sahneydi adadaki ilk karşılaşmaları.


Miray & Akın
Ve olay çift! Miray kızçemiz tenis hocası, Akın da gösterişli bir barın sahibi. Miray'dan ders alıyor ve ilk gün pek hoş karşılaşmamaları sonucu bariz bir gerginlik yaşıyorlar. Ardından barda karşılaşıyorlar ve Akın arkadaşları ile bir iddiaya giriyor. 'İki haftada bu kızı yatağa atarım.' Ve her şey böyle başlıyor.
Ve ben sonuç olarak herhangi bir çiftte karar veremedim. Her erkek karakterin en sevdiğim özelliklerini birleştirip tek bir karakterde toplasak olmuyor mu? Hiç mi?
Kitaptaki temel duygular şehvet ve tutku olsa da hiçbir şey planlandığı gibi gitmiyor. Aşk zamanla baş göstererek ardında sevgiyi sürüklüyor. Sevgi de beraberinde şefkati. Şehvet, sevgi ve şefkatle korlanıp daha da alevleniyor. Sonuç olarak çok zor zamanlar atlatmış olan fakat tüm duyguları en dorukta, en zirvede yaşayan üç çift hayatta kendilerine güzel bir yer buluyor. Mutlu birer aile olarak daha sağlam bir şekilde birbirlerine tutunuyorlar.

Kitabı okumamış olanlarınız vardır diye düşünerek olayları açmıyorum ancak içtenlikle söyleyebilirim ki kesinlikle okuyabilirsiniz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder