Işıl Parlakyıldız - DUYGU

(16 Aralık 2014 tarihinde yapılmış bir yorumdur.)

‘’Hayal ettiğin kadardır her şey!’’

Duygu'ya daha yeni başlama fırsatını yakalayabilmiştim ve bana güzel bir hafta sonu geçirten, 3 günlük çok güzel bir serüvendi. Çok güzel mi? Resmen içime işleyen muhteşem bir eserdi. Yazarımızın ellerine, kalemine, kelimelerine ve gözlerine sağlık.



Tahminimce çok da kısa olmayacak olan bir yoruma başlıyorum bakalım.

Çok büyük bir samimiyetle söylüyorum ki, son zamanlarda okuduğum dostluk, kardeşlik, aşk ve birlik beraberliği en iyi anlatan kitaplarım sıralamasında ilk üçüme rahatlıkla girdi DUYGU. Tüm bu duyguları ve hisleri bize güzelce aşıladı ve içime işledi.

Kitabın mizahi açıdan da beni kahkahalara boğan kısımları çok fazlaydı. Samimi bir dil kullanılmış ve bunu gerçekten okuyuculara değer verilerek ve onları eğlendirecek bir şekilde kaleme almınmış. Normalde mizah hiç sevmem. Ama bu kitapta hepsi öyle bir birleşmiş ki, ilk defa çok fazla keyif aldım. Çok harika bir kurgu. Ayrıca kitap boyunca devam eden o sohbet dilinin hiç bitmemesi de beni ister istemez kitaba daha çok çekmişti.

Neyseciğime.

Kitabın olay akışına göre değil, kendi isteğime göre yorumuma şekil vermek istiyorum. Ancak başlangıç doğum günüydü sanırım. Duygu'nun yalnız geçirmek istediği ama Sedat'ın onu yalnız bırakmadığı, hatta Senem'i de getirdiği doğum günü. Şöyle ki, 3. baskısına kadar sadece kapağını bildiğim ve arkasını bile okumadığım bir eserdi. İlk başta olaydan biraz uzak kalmıştım yani. ‘Neredeler? Senem kim? Sedat, Duygu’nun nesi olur?’ soruları kafamda uzun uzadıya düşünülmüştü. Tabii ki ilerleyen sayfalarda hepsini anlamıştım.
Telefon konuşmalarında Sedat’ın odunluğuna şaşıp kalsam da, aralarındaki ilişkiyi, en azından Sedat’ın Duygu’ya karşı hissettiği şeylerin sadece kardeşlik ve korumadan ibaret olmadığını daha ilk bölümlerde algılayabilmiştim. Senem faktörüne rağmen. Nereden mi? Ne kadar sinirli de olsa, yorgun da olsa, öfkeli de olsa, içeri girdiği gibi Duygu’yu kendine çekip ve başını boynuna gömüp uzun uzun kokusunu içine çekmesinden tabii ki. Nasıl bir aşk, nasıl sevdidir bu, azizim? O kısımlarda hep içimde bir şeylerin eridiğini hissettim desem hiç de yalan olmaz. Ali’m diyor ya hani, ‘’Öyle bir aşktı ki, kollarında uyuturken saçının teline bile dokunmuyordu,’’ öyle bir aşk işte Sedat’ınki. Herkesin sahip olmak istediği bir his bence. Sado Sedat’ı yumuş yumuş yapabilen bir aşk. Kitap boyunca ‘’Bende istiyorum bir tane Sedat,’’ dediğim doğrudur. Sadece Sedat mı? Ali’m de, Bekir de istiyorum ben. Ne bileyim, onca acıya rağmen, onca işkenceye, kabusa, ölüme rağmen Duygu’nun hayatını istediğimi fark etmiştim. Bunu ilginç buluyorum çünkü yaşadıkları kolay şeyler değil ve her insan kaldıramaz. Ama sadece o üç deve için bile yaşanmaya değerdi bence. Elime bir şans verseler, Duygu’nun hayatını yaşamak gibi bir şansım olsa, bir dakika düşünmez ‘evet’ derim. O kadar da kesin konuşuyorum.

Cuma günü akşamı, saat 9-10 gibi başladım ilk sayfalarına. Amacım başlayıp bırakmak, gerisini sabah okumaktı. Ama ne mümkün? Saat 1 oldu, 2 oldu, 4 oldu, sabah ezanı okundu, gün doğdu ben hala kitap başında. Bırakamadım elimden, içim el vermedi yarım bırakmaya. Tabii evdekiler uyanınca yok kahvaltı faslı derken ertelendi okuma keyfim ama olsundu o kadar da. Aynaya baktığımda gözlerim kanlanmıştı tabii o ayrı.  Sedat’ın vurulduğu bölüm. Gözyaşlarımın yerlerinde duramadığı ve iki-üç damla da olsa yer çekimine karşı çıkamadığı bölüm… Ne de canım acımıştı o zaman. Demiz’in Duygu’nun hayatına girmesi, sevgili olmaları, evlenme kararları falan neyse de, Duygu’nun Sedat’tan izin istediği kısım. Ah o kısım. Ne diyeyim be ablam, Sedat’ımın gözünden Duygu’nun boynuna akan o soğuk damlacık, benim kalbimi darmadağın etti. Sado’mu ne hallere düşürdün sen Duygu? Bu adama neler yaptın böyle?

O değil de, ciddi anlamda Duygu’nun böylesine kör olmasına hala daha şaşıp kalıyorum.Kendime onun yerine koyduğumda, her ne kadar bir nebze hak versem de, ben olsam anlardım herhalde ya. Belli ediyor çünkü. Sarılışı, koklayışı, ‘Cano,’ deyişi… Bunları boşver de, Ali’min ve Bekir’imin bile fark ettiği o bakışları. Boşuna kayıp yıllar.

Kaza diyorduk, sapmayalım konudan.

Kendini bile bile ölümün kollarına atmak yakıştı mı Sado’ya? Çıkıp mertçe söyleyeydin sevdiğini, bağıraydın yüzüne ‘Seviyorum ulan seni, evlenemezsin Deniz’le’ diyeydin, olur muydu böyle şeyler? Siz tanımaz mısınız öksüzünüzü? Bilmez misiniz, tahmin etmez misiniz kendine yakıştıramayacağını? Aman, neysem ne. İyi de oldu bir yerde vurulması. En azında Duygu’da taşlar yerine oturdu. Anladı yıllardır köpek gibi sevdiği insanın Sedat olduğunu. Ali’me  ‘’Ali’m ona bir şey olursa, beni yanına göm, olur mu?’’ dedi ya… Gel de o sahnede akıtma gözyaşlarını. Nasıl da içim acıdı, nasıl da kalbim sızladı anlatamam. Burnundan kan gelmesi, yol boyunca kan kusması falan… Hastanede de kahkaha attığım bir sahne var ama, hakkını yememek lazım şimdi.  Hani, Duygu, Sedat’ı öpüyor da, Sedat birden gözlerini açıp ‘’Duygu öldüm mü? Sen beni öptün mü?’’ diyor ya. Gecenin o saatinde kıkır kıkır kıkırdadıydım işte. Benim şapşik Sedat’ım. 
Sonra işler Duygum ve Bebiş arasında rayına oturuyor zaten.
Geleyim Bekir’ime… ‘Babam’ diye seviyor ve kolluyor ya Duygu’yu, o bambaşka o yüzden. Sessiz sakinliği, merhameti, her şeyi tam baba havasında Duygu’ya karşı. Selma’yla da evlenip yılların acısını ve kederini de üzerinden atınca, Bekir’imden rahatı yok bu dünyada. Hak ediyor baba deve bu mutluluğu, sonuna kadar hem de.

Ali’m… Ah be Ali’m be. Sen apayrısın benim gözümde. Duygu’yu kardeşi, küçük annesi, biriciği olarak gören ve ona hiç kıyamayan Ali’m.
Sedat’a düşüncelerimi zaten yukarıda anlamışsınızdır. Uzaktan, incitmeden, dokunmadan, kırmadan sevmek her babayiğidin harcı değil. Ama Sado’ma cuk diye oturmuş işte.

Üç deve. Duygu’nun üç devesi. Tekrar söylüyorum, sırf onlar için Duygu’nun her türlü acısına razı gelirdim.

Herkes mutluluğu buldu, İstanbul’dan Trabzon’a, bir nevi rahat yaşama adımlarını attılar. Huzurlu, sevinçli, evli, mutlu ve çocuklular. Biz daha ne isteriz? Kitabın sonlarına doğru en çok beni duygulandıran ve iliklerimi titreten paragraf kesinlikle şuydu; ‘’Bekir, ‘Abi, Duygu hayatımıza iyi ki girmiş be!’ dedi ve kadehleri havaya benim için kalktı ve tokuşturuldu. Üçü birden, ‘Duygu’ya’ dediklerinde aşağı inmekten çoktan vazgeçmiştim. Yüzümde mutlu bir tebessüm, gözümde mutluluk gözyaşları, odama çıkıp kapıyı usulca kapattım ve bir kere daha Allah’a şükrettim. Bekir candı, Ali kandı, Sedat aşktı...’’ (Sayfa 653, son paragraf.)

Işıl abl, seni tüm içtenliğimle tebrik ediyorum. Çok güzeldi. Sevgilerimle.

(Fotoğraf için Çağla Akdil'e teşekkürler!)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder