CEZAYİR MENEKŞESİ - Burcu Büyükyıldız


Sonu mutlu biten hikâyeleri, romantik kitapları okumayı çok seviyorum. Gerçekten. Gelecek için koca bir umut vadediyorlar bana. Hele de sonuna küçük ve mutlu aile tablosu yerleştirilmiş, hayaliyle ve geride bıraktığım yüzlerce sayfayla gözlerimi dolu dolu etmiş bir kitapsa. Kendimi pırıl pırıl kar taneleriyle dolu bir kar küresinin merkezinde hissediyorum. Bir gün, Simla gibi küçük bir kız çocuğuna, Selin ve Kuzey'in inşa ettiği gibi bir aile armağan edebilmeyi düşlüyorum.

Cezayir Menekşesi, Mart'ın 1'inde elime geçen ve bir çırpıda okuduğum bir kitaptı ancak hayatımın ciddi anlamda en hareketli yılını -ki Simge bunu kaldırmakta manevi zorluklar çekti...- geçirdiğim için yorumu ertelemiştim. Geriye dönüp baktığımda bunun ertelemek değil ihmal etmek olduğunu, aradan koskoca aylar geçtiğini yeni yeni fark ediyorum ve mahcubiyet doluyum. En çok da kendime, kendi hislerime ve sevdiğim insanlara karşı. Daha tam büyüyememiş olmak af dilemek için yeterince geçerli bir sebep mi? Aynaya bakınca koca kız görmek istiyorum ama... Hâlâ... Bilemedim.

Yaz tatilinde yeni kitap okumayıp eskilere sardım ve okula dönüş öncesi başladığım son "re-read" kitabım Cezayir oldu. Instagram kelime sınırlaması yüzünden bana yetmezse diye de varlığını bile unuttuğum bir yerde buldum kendimi. Merhaba, Vesta.



İnternette yayınlandığından beri takip ediyordum Cezayir Menekşesi'ni. En başından beri mi tam hatırlayamıyorum ama çılgın gibi bölüm beklediğim, depresif şarkılarla(*) birlikte Kuzey'e ölüp bittiğim, yorumlarda Selin'e öfke kustuğum tüm o zamanlar dün gibi aklımda. Tek bir bölüme yüz küsür yorum yaptığımı hatırlıyorum... Çünkü Kuzey, çünkü bozdolabı... Daha aklım başımda olarak okuduğum şimdilerde ise Selin'i sadece sevebiliyorum. Ama Kuzey hayalim hâlâ delicesine var, bitmeyecek. Tabii ben bir Selin değilim ama bu çok başka bir konu.

Tuttuğunu koparan, inatçı, pes etmesini bilmeyen ve bence hayran kalınası bir kadındı Selin. Ağlatan olayları ve ağlayan kadınları severim. Gerçekten. Hayvan Kuzey de -tam bir öküzdün, bebeğim, kusura bakma- bol bol ağlattı. Helal olsun hatuna çok da güzel ağladı, yaktı, kavurdu. Ama diyorum ya pes etmedi. Güçlü durdu. Gülüşü ise koca bir adamı mutlu etmeye yetti... Ve mükafatı hayal ettiğinin çok çok üzerindeydi, benim hayallerimin bile üzerinde.



Kuzey ise benim için başka bir dünya. Gri gözlü efsane bir adamdan bahsediyoruz. Jared Leto'nun açık mavi gözlerini -tapılası bulduğum tek şarkıcı ve aktörsün!- istisna kabul edersek eğer Kuzey'inki gibi gri bakışlar hep kalbimi çalar. Ve avukat. Ve Buz Pelerin. Ve, ve, ve... Ve efsane bir baba. O soğuk adamın içinden çıkan o şefkatli ve sevgi dolu herif boğazımı düğümledi. Selin değil de iki buçuk yaşındaki Simla olmak istedim. Ciddi anlamda. (Ama yanlış anlaşılmak istemem, ikinci sayfadan yumoş yumoş olan saçma sapan bir karakterden bahsetmiyorum asla. Aksine son bölümde dahi bağıra çağıra aşkını ilân etmekten pek hoşlanmayan, davranışlarıyla gösterip bu kelimeleri hâlâ özel zamanlara saklayan bir karakterden bahsediyorum.) Birkaç baba kız sahnesi daha okumak için çıldırıyorum ama serinin diğer kitaplarında bir cümle dahi olsa onları okuyacak olmak yüreğime su serpiyor.

Bu seriyi çok sevmemin bir diğer nedeni de bu. Kocaman ve sevgi dolu bir aileler. Her kitapta, çok iyi tanıdığımı sandığım karakterlerin daha önce hiç okumadığım sahnelerini okuyorum ve bu beni mutlu ediyor. Mira ve Sarp örneğin. O endişeli abiyi, yeni doğum yapmış Mira'yı, tüm kuzenlerin birbirlerini nasıl sahiplendiğini, ne kadar bilinçli ebeveynlere sahip olduklarını okumak o kadar güzel ve özel ki. En azından benim için öyle. Sadece iki kişinin olduğu hikâyelerdense bunu kesinlikle tercih ediyorum. İçimde çok evcimen bir insan yaşıyor ve bu aile sahneleri beni ağlatıyor, evet her seferinde. Baran'ın Selin'e montunu giydirdikten sonra sarılması da gözlerimden yaşlar süzülmesine sebep olmuştu...

Çok komik bulduğum bir durumdan söz etmek istiyorum. Sayfalar dolusu randomla gülebileceğim bir durum. Yazarın, kitapların alıntıları için kullandığı instagram sayfasındaki yorumların ve sayfanın etiketlediği yorumların bir kısmında ''keşke yatak hayatı yazmasan/ bunlarda cinsellik var'' tarzı cümleler var. Ahlâkımızı bozuyormuş, öyle diyorlar:
1- Okuduğumuz tür romance diye geçiyor, ikiye ayrılıyor. Erotic romance ve romance. Sadece yabani şehvet üzerine kurulu bir kitap okumuyoruz, her yaş grubunca ayılıp bayılınan Grinin Elli Tonu serisinin aksine. Tutkuyla -ki bu ikili ilişkiler için önemlidir diye düşünüyorum, annem beni leyleklerin getirmediğini söyledi- süslenen bir aşk hikâyesi okuyoruz.
 2- Ben ahlâkıma bir kitapla bozulmayacak kadar güveniyorum. 


Burcu Büyükyıldız'ın her kitabında daha da artan aksiyonlu sahneler okuyoruz ve bu beni heyecanlandırıyor. Asla "tanıştık, aşık olduk, araya üçüncü şahıs girdi yanlış anlaşılmalar oldu, hallettik ve evleniyoruz"'dan ibaret değil. Ki şahsen KOR serisi için deliriyorum.

Ayrıca her kitapta kendini daha da geliştiren bir yazardan bahsediyoruz ve bu yukarıda yazılan her şeyden çok daha kıymetli benim için. Benim kafamda sadece ona ait olan kelimeleri hâlâ kullanıyor ama yarattığı kurgu her seferinde çok çok daha güçlü. Haddim mi bilmiyorum ama gurur duyuyorum. Çünkü neredeyse üç yıl oldu ve ben neredeyse gözleri önünde büyümeye devam ediyorum, ve yıldan yıla değil günden güne kendini geliştirebilen bir insan var gözümün önünde.

Kendimi acındırmak asla istemem ama hasta yatağımda günlerdir neredeyse sürünür haldeyim, yarım saatten fazla uyuyamayıp ağrı sızı içinde uyanıyorum ve tam iki saattir başında oturduğum bu yorum günümü güzelleştiren tek şey. Çünkü birkaç saat önce Cezayir bitti ve ben ertelememek için kendime bir söz verdim. Hiçbir zaman. Bir daha asla.

2015'in 9 Ağustos'unda bana verilen kocaman bir hediye vardı. O gün yayınlanan Cezayir'in 17. bölümünde, koyu renk saçları ve koyu renk gözleriyle fazlasıyla güzel bir kız diye anlatılan ama sıradanlığını yalnızca benim bildiğim Simge isimli bir karakter armağan edildi. Aynı karakteri kitapta da görmek beni çok şaşırtmıştı. Tekrar yazım aşamasında değişeceğinden nedense/ neredeyse emindim. Ama... Günün birinde ben elbet öleceğim ama kitaplığıma bakan herkes benim orada olduğumu, sıradan olan tüm özelliklerimin bir kitap sayfası içinde ölümsüzleştiğini bilecek. Benim için işte bu kadar derin bir anlamı var. Hem bu kitabın, hem bu yazarın.



Yukarıda depresif şarkılar deyip yanına bir yıldız bırakmıştım... Öhöm... Şimdiki şarkı benim için de, Team Simzey'in varlığını bilen bir avuç insan için de önemli bir yere sahip olmalı... Alnımın ortasına kazıyp gezdiğim günler vardı. Şarkıyı dinlemek isteyenler varsa diye de şu bağlantıyı bırakıyorum... Ve yorumumu o anlamlı şarkı sözleriyle bitiriyorum.

Gerçekler nerde, hüzünler çoğalmış...
Aşk için kurduğum düşlerin yerini,
Kocaman yanılgılar almış.
Geriye dönemem, ölümden beterdir yenilgiler.
Gözyaşlarım birer birer, uykularımda toplanmış.
Gece oldu, sözüm bitti, uykum geldi, yatağım boş, üşüyorum, nerdesin?
Tükendim artık, sen yoktun, hiç olmadın, ben ağladım, sen güldün, nerdeyim?


Sevgiler nerde, gerçekler yalanmış...
Aşk için kurduğum düşlerin yerini,
Kocaman yanılgılar almış.
Günleri geçiremem, kalbimden düşer sevişmeler.
Gidişlerim birer birer, özleminde çoğalır.
Gece oldu, sözüm bitti, uykum geldi, yatağım boş, üşüyorum, nerdesin?
Tükendim artık, sen yoktun, hiç olmadın, ben ağladım, sen güldün, nerdeyim?


Kitabın o muhteşem kapağında, taptatlı iç tasarımında emeği geçen tüm yayınevi çalışanlarının ve emekleri için sevgili yazarımızın ellerine sağlık!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder